Time Manager Efsanesi Türkiye'de Nasıl Başladı?

"Ali Emre, sen de Time Manager istiyor musun?"

Aslında her şey, bu soru ile başladı…

NCR’da işe başladığımın ikinci veya üçüncü günü idi. Mehmet Ali (Doğançay), masamın başına gelip, bana bu soruyu sorduğu zaman, ‘bundan sonra bambaşka bir hayat yaşamak istiyor musun?’ diye sorduğunu bilemezdi… Kataloğu elime alıp, şöyle bir baktıktan sonra, ‘Evet, isterim’ dediğim zaman, bunun sadece İngiltere’den sipariş edilecek bir Time Manager için ‘evet’ olmadığını, aslında bambaşka bir hayata ‘evet’ dediğimi ben de bilmiyordum…

O Time Manager, -nedendir, bilinmez- hiç gelmedi. Belki de, sipariş bile edilmemişti… Aslında, daha sonraları İngilizler’i tanıdığım zaman, herhangi bir sipariş ellerine geçerse, o gönderimin yapılmamasının mümkün olmadığını anladım; ama, bilemiyorum… Belki de, sipariş verilmesi unutuldu veya yukarıdan birileri ‘durun bakalım’ filan dedi…

O günü hiç unutmuyorum… Mehmet Ali’den Time Manager kataloğunu bir süre için istediğimi, masamda biraz karıştırdığımı ve ondan sonra üzerinde NCR logolu kareli bir kâğıda -o, kağıdı hala saklarım- TMI’ın adresini ve telefonunu yazdığımı hatırlıyorum. Kataloğa biraz inceleyip, değişik tiplerde Time Manager ve aksesuarlarını görünce, o an aklıma gelen ilk reaksiyon ile ‘ben, bu ajandayı bankalara satarım’ dediğimi hatırlıyorum. Hemen telefonla ağabeyimi arayıp, ilginç bir iş konusu bulduğumu ve bunun temsilciliği için başvuracağımı söylemiştim.

… / …

Hemen bir mektup yazdım. Kim olduklarını doğru dürüst bilmeden –o zamanlarda Internet, web sayfası gibi şeyler yoktu; hatta, faks kullanımı bile o kadar yaygın değildi-, gelecek cevap olumlu olsa ne yapacağımı bilmeden, TMI’a bir mektup yazıp, bu ürünleri Türkiye’de satmak istediğimi, onların temsilcisi olmak istediğimi yazdım. Kafamda hemen fikirler gelip gitmeye başladı… ‘Evet ben bu ajandaları çok iyi satardım…’ Bankalar, yıl sonunda müşterilerine çok çeşitli hediyeler gönderiyorlardı. Ben de, bu ajandaları en iyi müşterilerine hediye edebilecekleri pahalı bir hediye olarak onlara satabileceğimi filan düşündüm ve hatta -her zaman yaptığım gibi- hemen elime kağıt, kalem alıp, ‘şu kadar banka, şu kadar müşterisi için sipariş etse, şu fiyattan şu kadar eder…’ gibi hesaplamalar yaptım.

Mektubuma cevap beklerken, içinde bulunduğum psikoloji ilginçti: ‘Evet, bununla başlayarak, çok daha fazla ürünün temsilciliğini yapabilirdim’. ‘Ama bir yerlerden başlamak gerekiyordu…’ ‘Bu, iyi bir başlangıçtı…’ ‘Doğrusu, iyi bir iş yakalamıştım…’

Bu arada üç ay sürecek eğitim için gideceğim Amerika'ya hazırlanıyordum ama aklım fikrim TMI'dan gelecek cevapta idi. Her gün evime, bu cevabın beklentisi içinde gidiyor; mektup gelmeyen her gün, ‘belki de mektubu almamışlardır; acaba, bir telefon açsam mı?’ diye düşünüyordum. ‘Cevabın bir an evvel gelmesi önemli idi… Evet, o zamana kadar Amerika’ya hiç gitmemiştim; oraları görmeyi, oradaki eğitime katılmayı çok istiyordum ama içimdeki bir his, cevabın olumlu olacağı yönünde idi…’ ‘Eğer, hemen kabul ederlerse bir an evvel işe soyunup Time bu ajandaları bankaların yıl sonunda verecekleri hediyeler arasına sokmam lazımdı’. ‘NCR’ı bırakabilirdim…’ ‘Amerika’ya gitmeyebilirdim…’ ‘İş ki, ’TMI, benim mektubuma bir an evvel cevap versin, ben bir an evvel işe girişeyim, Amerika’ya kendi paramla, istediğim zaman, istediğim kadar giderim’ diye düşünüyordum.

… / …

Tam üç ay geçti… Bir gün, büyük olduğu için, posta kutusunda değil, apartmanın girişinde, yerde bulduğum TMI logolu bir zarfı açarken ne kadar heyecanlı olduğumu hatırlıyorum. Zarfın içinden bir mektup ve içinde karikatürler de olan broşürümsü bir doküman çıkmıştı… Mektubu kim bilir kaç kez okudum…

Aslında mektup bir kaç kez okunmasını gerektirmeyecek kadar açıktı… Mektup, mealen diyordu ki, ‘İlginize teşekkür ederiz. Ancak, biz, bir ajanda firması değil, Avrupa’nın en büyük eğitim şirketiyiz. Time Manager ajandası dediğiniz şey, öyle bankalara filan hediye olarak satılacak bir şey bir değil, yaptığımız eğitimleri destekleyen bir yönetim planlama aracıdır.’ Yine –mealen- devam ediyordu: ‘TMI olarak, dünyanın pek çok yerinde temsilciliklerimiz var ve en azından şunu biliyoruz ki, son derece özellikli eğitimler veren kuruluşumuzu herhangi bir ülkede temsil etmek için, 2-3 yıllık bir çalışma hayatı tecrübesi yetmez…’

Gönderdikleri dokümanı da okudum; açıkçası pek bir şey anlamadım. ‘Evet, tamam bu bir eğitim şirketi idi, ama benim eğitimden anladığım, Amerika’ya gideceğim zaman alacağım tarz eğitimler idi.’ Yani, satılacak bir ürün ile ilgili teknik bilgilerin verildiği, satış becerilerinin öğretildiği eğitimler… Gönderdikleri dokümanda ‘Winner - Looser’, ‘Double Bagger’ filan gibi kavramlardan bahsediyorlardı… Okudukça, ‘aslında bunların iş hayatı ile hele şu Time Manager denilen ajanda ile ne alakası var?’ diye sormadım da, değil…

Tam olarak ne dediklerini bile anlamadan, biraz da reddedilmişliğin verdiği bir tepki ile TMI’a bir mektup daha yazdım: ‘Evet anlamıştım, onlar iyi ve büyük bir eğitim şirketi idiler… Ama Türkiye için eğitim de çok önemli idi… Türkiye, dışarıya açılıyordu ve şirketler elemanlarını eğitime gönderiyorlardı. Bakın, ben nasıl, hem de Amerika’ya, hem de üç ay eğitime gidiyordum... Eğitim işi çok önemli idi… Türkiye’de herkes, Türkiye’nin en önemli sorununun yetişmiş ve iyi eğitilmiş insan gücü olduğunu söylemekte idi.’ ‘Evet, ben Ali Emre olarak, TMI’ın Türkiye’de temsilciliğini yapmak istiyordum’… ‘Hem eğitim işine sadece NCR’da gideceğim eğitim ile aşina değildim ki; Ben, askerliğimi Kara Kuvvetleri’nde yeni kurulan Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’nda asteğmen olarak yapmıştım… Yeni kurulan ve Türk Ordusu’nun temel eğitimi ile ilgili bir organizasyonda –tamam, yapmış olduğum iş mütercim tercümanlıktı, ama olsun…- bizzat görev almıştım. Ben, bu işi istiyordum ve saydığım bu özelliklerimle (!) TMI’ı Türkiye’de başarı ile temsil edebilirdim. Lütfen, bana temsilcilik ile ilgili her türlü bilgiyi, doldurmam gereken her türlü belgeyi gönderin’ diye yazdım.

… / …

Tabii, diğer işler beklemiyordu… Artık, ABD'ye gitme zamanı gelmişti. Nitekim gittim. Giderken, kendi kendime, kalan arkadaşlarıma, orada beraber olduğum bazı arkadaşlarıma, döndükten sonra yazdığım mektuba alacağım cevap ile ‘kafaya koyduğum’ bu işi yapacağımı söyleyip duruyordum. ‘Öyle ya; TMI, Türkiye gibi bir yerde, benden daha donanımlısı, daha iyi eğitilmişini mi bulacaktı? Kaldı ki; Türkiye, giderek önem kazanan bir ülke idi… Biz dışarıya açıldıkça, yabancılar da, bu önemi giderek daha fazla görüyorlardı.’ ABD’ye giderken bu eğitim karşılığı NCR’dan bir yıldan önce ayrılamayacağıma dair ve bazı cezai şartlar içeren bir sözleşme imzalamıştım. Tabii ki, ‘TMI ile anlaşınca, kendileri ile bu konunun da gereğini konuşacaktım’.

ABD'den dönünce beklediğim cevap geldi. Açıkçası, bu mektup da benim konu ile ilgili her türlü zihinsel hazırlığımı reddeden - hatta kabul etmem gerekir ki, biraz da hoşuma gitmeyen- bir tarz ve tonda idi. Yine mealen söylüyorum: ‘Benim TMI temsilciliği ile ilgilenmemi ve bu konudaki kararlılığıma teşekkür(!) ediyorlardı. Ancak, TMI olarak, bazı ülkeler ile ilgili öncelikleri olduğunu; ayrıca, temsil edilecekleri ülkelerde de, o ülkenin en büyük danışmanlık kuruluşlarından birisinin temsilcileri olmasını tercih ettiklerini’ filan yazıyordu…

İşte, bunu beklemiyordum… Ben, ‘işi kafamda bitirmişken’, böyle bir cevap ile karşılaşmak hiç hoş değildi… ‘Kendimce, pes etmemeye’ karar verdim. ‘Evet, belki üzerimde 27 yaşında olmanın verdiği bir cüretkârlık ve naiflik olabilirdi; ama eğer beni görürlerse mutlaka kararlarını değiştirirlerdi’ diye düşündüm. ‘Evet, bu önemli idİ: Beni tanımıyorlardı... O zaman, bana nasıl böyle bir cevap gönderebilirlerdi ki? Kaldı ki; ben, yapmış olduğum her iş görüşmesinde çok beğenilen, şirketlerin mutlaka çalışmak istedikleri bir kişi idim. Bu tarz iş görüşmelerindeki gücümü biliyordum. Onları etkileyebilirdim…’

Yine yazdım kendilerine... ‘Bir toplantı’ istedim. Bu toplantı, ‘karar vermeleri için yeterli olacaktı’. ‘Hiç üşenmem, Danimarka’ya gelir ve kendileri ile görüşürdüm’. ‘Hem Türkiye’yi, hem de kendimi en iyi şekilde anlatabilmek için, bundan başka yol yoktu’.

… / …

Bu sırada, aklım TMI’da olmakla beraber, NCR’da yoğun bir tempo ile çalışmaya devam ediyordum… Ama ne tempo… ABD’ye NCR’ın tüm dünyada yeni uygulamaya koyduğu eğitim projesinin ilk grubu olan ‘Eagles’ olarak gönderilmiştik. Gerçekten de çok iyi yetiştirilmiştik. Türkiye’ye döndüğümde ve işimin başına geçtiğimde, satışından sorumlu olduğum bankalar, küçük ve az şubeli bankalardı. Hiç unutmuyorum, ABD’den döner dönmez, Habib Bank için, hiç kimsenin yardımı olmadan ve orada öğrendiklerimizi de kapsayan bir formattaki bir teklifi tek başıma hazırlamış ve satışı da kapamıştım. Bir de Türk Ekonomi Bankası’nın büyük bir alımı, biraz da şans eseri beklenenden çabuk satışa dönüşünce, Türkiye olarak bağlı bulunduğumuz NCR LAMEA Bölgesinde ilk satış kapayan ‘Eagle’ olma yanında, yılın sonunda bölgenin en fazla satış yapan satıcısı oldum. Kotamı %220 yapmış ve tüm NCR camiasında bir anda parlayan bir yıldız olmuştum. NCR Başkan Yardımcısı Stephan'ın bana gönderdiği özel mektup, plaketler her şey benim kendimi çok iyi hissetmemi sağlıyordu ama ben başka yerlerde idim.

Ama TMI’dan beklediğim mektup bir türlü gelmiyordu. Kendilerini telefonla arayıp, ‘durum nedir’, diye sormak istiyordum. Ama telefon açıp da reddedilme riskini de göze alamıyordum. Sanki onlardan cevap gelmediği sürece TMI, benim işimmiş gibi geliyordu. O günlerde henüz evime telefon bağlanmamıştı. Ofisten telefonla TMI’ı aramak ise, hiç işime gelmiyordu. Çünkü ofis santraline bağlı bir yazılım, kimin, hangi numarayla, ne kadar süre konuştuğunu gösteriyordu. Aslında, örneğin, ben eğer Danimarka’dan TMI ile görüşmek istersem santrale bağlatır, ücreti de maaşımdan kesilirdi. ‘Ama, benim TMI ile görüştüğümü kimse bilmemeli idi… Öyle ya, ben bir yandan NCR’da çalışırken, bir yandan da TMI ile ciddi ciddi (!) temsilcilik görüşmeleri (!) yapmıyor muydum? Bir iki arkadaşım dışında bunu kimse bilmiyordu ve doğrusu, başkalarının bilinmesi de hiç işime gelmezdi’.

O günlerde üzerimde taşıdığım bir başka psikoloji de şu idi: Hep, TMI işi elimden(!) alınacakmış gibi hissediyor ve çok korkuyordum… O nedenle, ‘Bu adamların bana bir an evvel cevap vermesi çok iyi olacaktı’. ‘Ya Türkiye’den birisi, bu arada TMI ile ilişkiye geçerse idi? Ben bayağı mesafe katetmiştim (!), ama Türkiye’den bir şirket veya iş çevresi geniş bir kişi de bu işi duyabilir ve benim işimi (!) elimden alabilirdi...

Sonunda dayanamayıp, telefonla aramaya karar verdim. Bu işi son derece gizli yapacaktım ve öyle yaptım. O zamanların nispeten kısıtlı olanakları ile benim paranoyamın birleşmesi sonucunda, bu telefonun umumi bir yerden açmamın doğru olduğunu düşündüm ve aradaki saat farkını da hesaba katarak, bir öğlen tatilinde Sirkeci Postanesinden TMI’ı aramaya karar verdim.

Hala aklıma geldikçe ve anlatırken güldüğüm –biraz da kendi kendimle ilgili dehşete kapıldığım- bir olaydır, bu. Ben, bir yandan ankesörlü bir telefondan Danimarka ile konuşuyordum -konuşmaya çalışıyordum demek daha doğru olur aslında-, her iki yanımda da onlarca yurdum insanı, yurdumun dört bir köşesi ile bağıra çağıra konuşuyor; karşısındakilere seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Bu işte bir yanlışlık yaptığımı telefonun öbür ucundaki Poul Hegedahl’in sesini duyduğum –daha doğrusu duyamadığım- zaman anladım; ama iş işten geçmişti… Aramıştım bir kere, anlamıştı telefonun diğer ucunda benim olduğumu. Ne dediğimi, sesimi nasıl duyurduğumu; diğer telefonda Poul’un benim söylediklerimden ne anladığını filan bilemiyorum; ama yurt dışı temsilcilik ile ilgili yapılan böyle bir takibin dünyada benzeri olmadığından kesinlikle eminim. Sadece, ‘beni neden kaale almıyorsunuz’ gibi bir şeyler söyleyip, ‘beni ne zaman görüşmeye davet edeceksiniz’ diye üstelediğimi, onun da ‘tamam, tamam, sana geri döneceğiz’ gibilerinden bir şeyler dediğini hatırlıyorum.

NCR’a dönerken, ‘Demek, bana geri döneceklermiş; keşke, arayıp da bu şekilde bir telefon konuşması yapmasaydım’ diye düşündüm.

… / …

Bana yine geri dönmediler… Belki de, hiç bir zaman dönmeyeceklerdi… Bu kez şöyle bir karar verdim: ‘Madem ki, onlar beni davet etmiyorlardı; o zaman, ben, Danimarka’ya gidecek, kapılarını çalacak ve kendimi bizzat gösterecektim’…

Ama çalışıyordum. Tek yapabileceğim, bu seyahati bir tatile denk getirmekti. Ben de öyle yaptım. 9 günlük tatile dönüşen Kurban Bayramının olduğu bir Mayıs günü Romen Havayolları, Tarom ile Bükreş aktarmalı olarak Kopenhag’a gittim. Ucuz olduğu için haftada bir uçan Tarom’u seçmiştim. Uçak, bir Cumartesi gece yarısı İstanbul’dan kalkıyor, Bükreş’e iniyor; orada -eğer rötar yapmaz ise- tam 6 saat bekledikten sonra ve pazar öğle saatlerinde Kopenhag’a varıyordu. Dönüş, tam bir hafta sonra, yine Bükreş üzerinden bir Pazar günü idi.

Bir pansiyona yerleştim. Pazartesi sabahı ilk iş olarak TMI’ı aradım. Kopenhag’da olduğumu ve kendileri ile görüşmek istediğimi söyledim. Telefondaki sesin -Poul Hegedahl- ‘tam çattık, ha’, dediğini duymadım ama sesinin tonundan ve tınısından anladığım kadarı ile illa böyle demesi de gerekmiyordu… Biraz dinledikten sonra bana, Çarşamba günü saat 14 için randevu verdi ve telefonu kapattığım zaman, ‘çok önemli bir aşamayı geçtiğimi ve artık önümün açıldığını’ filan düşünmeye başlamıştım…

Tam bir hafta, tek başıma ve pek de ilginç olmayan bir şehir olan Kopenhag’da vakit öldürmeye çalışacaktım. Çarşamba gününü resmen iple çekiyordum… O gün, sabah erkenden 45 dakikalık bir tren mesafesinde olduğunu öğrendiğim Hillerod’a gittim. Kasabayı gezdim, gideceğim adresi çok önceden tespit ettim. TMI, o zamanlarda Hillerod’da tam üç değişik adreste bulunuyordu. Operasyonun olduğu geniş bir bina, şirketler için özel olarak yaratılmış, altyapısı son derece iyi olan bir bölgede idi. TMI’ın ikinci ofisi, Claus Moller’in bizzat çalıştığı, göl kenarında ve karşısındaki kaleye tam hakim, harika manzaralı eski, tarihi bir ev idi. Üçüncü adres ise, yine çok eski tarihi bir evdi ve benim görüşeceğim Poul Hegedahl’ın ofisi, buradaydı. Hillerod’u gezdikçe, TMI’ın değişik ofislerini gördükçe, kendi kendimi daha çok önemsiyor ve giderek daha da heyecanlanıyordum… ‘İyi ve kaliteli bir şirket bulmuştum…’

Saat tam 14’de kapıyı çaldığımı hatırlıyorum. ‘Öyle ya, ismi Time Manager olan bir şirketin randevusuna böyle dakik gitmeliydim’.

Poul ile görüşmem el sıkış anından itibaren son derece sevimsiz geçti. Türkiye’den bir davet ile değil de kendi kararımla çıkıp gelmişliğin güvensizliği, daha toplantının başında, karşımdakinin de ‘nereden çıktı bu’ edası ile birleşince, hiç kafamda kurduğum gibi, yani ‘iş mülakatlarında olduğum gibi’ bir performans çizemedim. Bu kadar iyi hazırlandığımı bildiğim bir toplantıda değil söyleyebileceklerimi söylemek, tam bir eveleme geveleme ile konuya girdim. Ben konuya böyle anlamsız ve kötü bir şekilde başlayıp, diyeceklerimi -aslında, demeyeceklerimi- bitirdikten sonra, Poul de, mecburen ayırmak zorunda olduğunu her hali ile hissettirdiği bu bir saatte, bana ‘bu işin temsilciliği için ne denli zor şartların gerektiğini; bu işin herhangi bir bir mal veya hizmet alım satımına benzemediğini; kendilerinin Sovyetler Birliği’nin Preastorika döneminde, Polit Büro’yu eğitmek dahil, ne kadar büyük projeler ile uğraştıklarını; Türkiye'nin aslında kendileri için ilginç bir pazar olmadığını, üstelik benim bu işi yapmak için çok genç olduğumu’ anlattı. Bu arada sürekli olarak ‘bu işi Türkiye’de başlatmaya yetecek kadar üst düzey bir çevremin olup olmadığını’ filan soruyordu… Poul’u dinledikçe, onun anlattıkları ve sordukları altında ‘biraz ezildiğimi’ hissediyor, içimden ‘o zaman neden bana bu toplantı için randevu verdiniz?’ diye soruyor, ‘Keşke bunları bana mektupta veya telefonda söyleselerdi’ diye düşünüyordum. Bir yandan da başka şeyler kafamdan geçmiyor değildi, doğrusu: ‘Bu adam, bütün bunları o mektuplarda söylememiş miydi?’ ‘Ya da, bütün bunları, Sirkeci Postanesinden telefon açtığım zaman söylemişti de, ben mi duymamıştım?’

Toplantının bir saat süreceğini biliyordum, ama zaman, zannettiğimden de çabuk geçti… Ben ise, aslında kelimenin tam anlamı ile ‘dağılmıştım’… Poul Hegedahl bilmiyordu; ama o, konuştukça, her kelimesi, her cümlesi ile bir yıldan beri kafamda yarattığım bir dünya adeta yıkılıyor, dağılıyor ve yok oluyordu…

Toplantının sonlarına doğru, biraz da bu dağılmanın verdiği panik ve son bir şeyler söyleme telaşı ile hiç bir anlamı ve dayanağı olmayan, bir sürü iddialı laf ettiğimi hatırlıyorum. Benim bu halim, zaten son derece soğuk bir insan olan Poul’un beni ‘evet anlıyorum, ama biran evvel gitsen de, ben de işime baksam’ edası ile dinlemesi ile birleşince, kendimce ‘onu etkileyecek bazı lafları birbiri ardına etme’ telaşı içine daha fazla giriyor ve ortaya aslında gayet sevimsiz, ne dediği belli olmayan, ‘doğulu uyanık’ bir kişilik sergiliyordum.

Ve saat üçe geldi… Poul Hegedahl, kendisi için hiç de o kadar fazla önemi olmayan bu toplantıyı bitirirken -oysa hiç şüphesiz, benim için hayatımın toplantısı idi- biraz kibarlığından, biraz da beni başından savmak için, ‘bu işe gerçekten başvurup, başvurmama kararını kendi kendime daha iyi verebilmem için İngiltere’deki bir Time Manager seminerine davet edebileceği’ni söyledi. Aslında bu davet, biraz da ‘hani, belki o seminere katılırsan –aslında katılabilirsen mi demek istedi, ne?-, ipe sapa gelmeyen bu konuşmalarınla talip olduğun bu işin aslında ne menem bir iş olduğunu anlar, o zaman da çeneni kapar ve bir daha beni rahatsız etmezsin!’ demenin çok ekonomik ve kibar yolu idi. Ben de, kalkarken, teşekkür ettim ve o bahsettiği seminere katılımımla ilgili detaylar hakkında bir kaç soru sorduktan sonra odadan çıktım.

Odanın dışında Per Weng adında bir yönetici ile karşılaştım. Biraz kendisi ile sohbet ettim. Kendisi, Kopenhag’a gideceğini ve dilersem beni de araba ile oraya bırakabileceğini söyledi. Aslında ‘allak bullak’ olmuştum ve yalnız kalmak istiyordum… Hayatımda en etkilendiğim film sahnelerinden biridir: Love Story filminin sonunda Ryan O’Neil’in, karısının öldükten sonra hastaneden çıkış hali ve etraf ile olan ilişkisi… Sonuçta, Hillerod gibi arabanın çok az gezdiği, olsa bile klakson çalmadığı bir yerde, sanki o sahnedeki Ryan O’Neil gibi idim… Kafamda Poul’un söyledikleri ve benim saçma sapan konuşmalarım uçuşuyor, Per Weng’in bana sorduğu ‘laf olsun’ türünden sorular, korna sesi gibi geliyordu. Nasıl Ryan O’Neil’in karısının öldüğü o gün, hayatı kaymıştı; benim de kendi kendime yarattığım dünyam yıkılmış ve dağılmıştım.

Kopenghag yolunda, arabada kendimi biraz toparlanmaya çalıştım. Bir yandan da, toparlamaya mecburdum. Neticede, TMI’ın bir üst düzey yetkilisi benimle konuşmaya çalışıyordu… En azından arabadan ininceye kadar durumu idare etmem lazımdı. Kopenhag’a geldiğimizde Per beni bir café’ye davet etti ve bir iki duble içki içince, biraz olsun rahatladım. Per ile bir saat kadar oturduk; o, bana biraz TMI’ı anlattı. Ben de, ne kadar halim kaldı ise, o kadar bir şeyler sormaya çalıştım.

Per’den ayrılınca, zaten kalmam için artık hiç bir neden kalmamış olan bu şehirde, üstelik bir de bu psikoloji ile üç gün daha geçireceğimi düşündükçe, iyice paralize oldum. O günlerde, ucuz Tarom bileti benim için önemli bir para idi, ama hava alanına gidip, herhangi ilk uçak ile İstanbul’a dönecek bir zihinsel elastikiyete de sahip değildim.

Kopenhag’daki o üç günü, bir işkence şeklinde geçirdim ve Türkiye’ye döndüm…

Bir ajanda ile başlayan ve kendi kendimi dolduruşa getirdikten tam bir yıl sonra hayatın gerçeği ile karşılaştığım kendi işimi kurma girişimim, hiç ummadığım bir şekilde, Türkiye’de henüz emekleme devresini geçirmekte olan bir sektör ile karşı karşıya gelmemle sonuçlanmıştı. Üstelik bu bahsedilen sektörden hiç anlamıyordum… Ne iş tecrübem, ne de organizasyonel yeteneğim, ne çevrem, ne de param bu işi yapabilmeme de pek olanak vermiyordu…

İşte, 25 yıl önce kurulan TMI Türkiye'nin temsilciliğini böyle başlayan bir sürecin sonunda aldım...

… / …

      Blog ana sayfasına geri dönmek için tıklayınız.