Saving Private Cem

Cem, işe yeni başlamıştı. Yepyeni bir ortam, yeni arkadaşlar ve yeni bir iş kolu, Cem için son derece heyecan verici idi… Üniversiteye yolunda otobüste her gün önünden geçerken “acaba bir gün ben de böyle bir şirkette çalışabilecek miyim” diye düşündüğü bir şirkete girmişti işte… Yeni şirkette geçirdiği ilk günler tek kelime ile harika idi. Akşam eve gittiği zaman eşine, heyecanla o gün ofiste olan bitenleri anlatıyordu. İyi ki, bu işe girmişti... Evet, şu ana kadar pek çok iş değiştirmişti ama bak işte, sonunda tam kendisine göre bir şirket bulmuştu, Bu şirketin iyi bir şirket olduğu konusunda duydukları doğruydu demek… Artık, şikayetlenmeyecek, oturup dişini sıkacak, bu şirkette yükselecekti…

Müdürü Yalçın Bey, hem mükemmel bir insandı hem de çok iyi bir yöneticiydi… İşini iyi bildiği her halinden belli oluyordu. Cem’e de çok iyi davranıyordu… Ondan öğreneceği çok şey vardı… Aslında, düşünüyordu da, inşallah ileride kendisi de ona benzerdi.

Çalışma arkadaşları da harika idi… Hele, aralarında Hülya diye bir kadın vardı ki, hem şirketi çok iyi tanıyordu, hem de şirketteki herkes ile arası iyi idi. Hülya, işe başladığı gün kendisine tüm şirketi gezdirmiş, herkesle tek tek tanıştırmıştı. Özellikle, ilk günlerde hiç de bir mecburiyetti yokken, hem yeni işi hem de şirket ile ilgili pek çok şeyi ona Hülya öğretmişti.

Yemekler de nefisti. Aşçı Adil Usta, kendi yaptığı yemekleri kendisi dağıtıyor, yemeyenlere, tabağında yemek bırakanlara müdürmüş, değilmiş, valla kim olduğuna bakmadan fırça atıyor, yemekhanede herkesi güldürüyordu. Doğrusu, şirketteki diğer arkadaşları da kafa çocuklardı… Sürekli müşteriden müşteriye koşturdukları için kendilerini ofiste pek göremiyordu ama bir araya geldikleri zaman çok iyi mavra atıyorlardı. Cem’i de aralarına almışlar, onu bayağı kabullenmişlerdi. Cem, sanki kırk yıldan beri bu şirkette çalışıyormuş gibi hissediyordu.

Aslında düşünüyordu da, yukarıda Allah vardı ve ofiste herkes elinden geldiğince kendisine yardımcı olmaya çalışıyordu. Bir de, bir şey dikkatini çekmişti: Ofis, bu güne kadar çalıştığı ofislerin en güzeli idi. Valla, her şey düşünülmüştü; yemekhane, havalandırma sistemi, son sistem ofis araçları... Müthişti canım… İşe başladığının daha ilk haftasında ofis boy –belki “ofis man” demek daha doğruydu, çünkü hepsinden yaşlıydı, şirket kurulduğundan beri, tam yirmi yıldır çalışıyordu ve genel müdürden bile bu şirkette daha eski idi- Mahmut Abi’nin doğum gününü şirketçe kutlamışlar, herkes ona hediyeler vermişti. Tüm çalışanlar ne kadar iyi, ne kadar düşünceli idi…

Bir tek Yasemin diye bir kız vardı, uzaktan uzaktan Cem'’in dikkatini çeken… Doğrusu, çok sevimsizdi, kimseyle konuşmuyor, ağzını açtığı zaman da en makul konuda bile asabi asabi bir şeyler söylüyordu. Görünen köy kılavuz istemezdi, görüyordu ki, Yasemin denen bu kız pek öyle sevilen bir tip değildi. Ofistekilerin hiç biri ona güvenmiyor, onun yanında gırgır, şamata filan yapmıyorlardı. Açıkçası, Yasemin de kimseyi takmıyor, ulu orta her yerde şirket hakkında ileri geri konuşuyordu. Hele bir keresinde Yalçın Bey için söylediklerini duymuş, içinden koca bir “Yuh!” çekmişti. Hülya da zaten ilk günlerde Yasemin ile çok fazla içli dışlı olmaması konusunda kendisini açık açık uyarmıştı. Zaten olmazdı. Bu kadar güzel bir ortamda, bu kadar geçimsiz biri tip ile Cem’in paylaşabileceği ne olabilirdi ki?

Bu arada Cem, belki yavaş ama emin adımlarla giderek işlerine daha fazla ısınıyordu. Eğitimler bitmiş, arkadaşları ile beraber müşteri ziyaretlerine gitmeye, bazı işleri, ucundan da olsa tutmaya başlamıştı… Tamam, hala daha tam olarak konulara hakim olamayabilirdi ama daha işe başlayalı şunun şurasında da sadece üç ay olmuştu. Elbet, o da işleri daha iyi öğrenecek, zamanla kendisinden beklenenleri en iyi şekilde yerine getirecekti. Yalnız, Cem’in bozulduğu bir şey vardı… Arkadaşları bazen kendisinden en basit işleri yapmasını istiyorlar, sanki söyledikleri anlaşılması çok zor şeylermiş gibi, uzun uzun işi tarif ediyorlardı… Bunlar yapılamayacak işler değildi, tabii ki yapardı ama bundan önce bir iki önemsiz detayı atladı diye kendisine salak muamelesi yapmanın da pek bir alemi yoktu…

Aslında, onun yapmasını istedikleri şeyler, kendilerinin de gayet rahat yapabileceği işlerdi. Nitekim, bazı işleri Cem yapıp teslim ettikten sonra oturup sil baştan yapmışlardı da. Madem böyle olacaktı, neden kendisinden yapmasını isterlerdi, böyle bir verimsizliğe ne gerek vardı, bunu anlayamıyordu. Ayrıca Cem, üniversite mezunu idi, yabancı dil biliyordu ve bu işlerden çok daha fazlasını yapabilecek bir kapasiteye sahiti. Zaten şirkete girmeden girdiği her mülakatta, “artık sorumluluk almak, ne bilsin işte inisiyatif filan kullanmak istediğini” üstüne basa basa söylemişti. Ama bak, aradan altı ay geçmiş hala kendisine ıvır zıvır işler veriliyor, sonra yapmış olduğu ufak tefek hatalar yüzünden sorun çıkartılıyordu.

Cem hissediyordu, aslında hissetmiyor, görüyordu... Departmandakiler kendisine karşı biraz garip gurip bir havadaydılar. Hele bir keresinde o gün mutlaka gönderilmesi gereken bir bilgiyi müşterisine göndermediği için Mehmet, hem de Yalçın Bey’in duyacağı şekilde- kendisine bayağı çıkışmıştı… Bunlar, taktik idi… Cem, ilk günden beri biliyordu aslında bu Mehmet, Cem’in onun altında işe başlamasından rahatsızdı… Herhalde onun yüzünden yerinden olacağını biliyordu da, ondandı… Hülya da bir garipti, doğrusu, mesela bu konuda Mehmet’e karşı kendisini koruması gerektiği halde hiç sesini çıkarmamış, Cem de bu duruma çok içerlemişti. Cem, bunu hak etmemişti… Zaten son günlerde Hülya da değişmeye başlamıştı. Evet di, evet di, daha doğrusu değişmişti!

Bu arada, Cem, Yasemin’in hiç de öyle ofiste diğerlerinin gördüğü gibi biri tip olmadığını görüyordu. Bir iki kez öğle yemeğine beraber çıkmışlar; Yasemin, yine çalışanlar ve şirket hakkında bazı ilginç şeyler anlatmıştı… Aslında, özellikle Mehmet hakkında söyledikleri Cem’e göre de doğru idi… Aynendi valla, Yasemin'e katılıyordu. Bu Mehmet denen tip, kraldan fazla kralcı idi… Tamam, eğitimlerde anlatıldığı gibi müşteri önemliydi, kraldı, kingdi, mingdi, falandı, filandı da, alt tarafı da burası bir işyeriydi, yapılan da işti ve ucunda ölüm kalım yoktu. Bazı şeyler bugün olmazsa yarın yapılırdı. İki tane mal aldı diye İşyerinin tapusunu almışcasına davranan bir alay kaprisli müşterilerin her dediğine han yapmaya kalktın mı, iş miş yapmaya vakit bulamazdı insan. Müşteriye taviz verdin mi, bu iş parmak ucundan başlar, kolu alır götürürdü de, kimse anlamazdı valla… Dahası, bu Mehmet, müşteriye ha baba di baba taviz verdikçe, kabak Cem’in başına patlıyor, gecesine gündüzüne bakmadan en olmadık işleri yapmak zorunda kalıyordu. Daha geçen hafta son dakikada Mehmet, yeni bir iş çıkarmış, bir iki gece işten geç çıkmak zorunda kalmıştı. Mehmet arkadaşın yeni modası buydu. Resmen kapris yapıyor, tam ofisten çıkacakken önüne bazı işleri kasten koyuyordu. Cem, biliyordu, arkadaş, yeni yetme mezun değildi, bundan evvel çalıştığı şirketlerde de böyle Mehmet gibi daha neler görmüştü… Ohoo o idi...

Tabii bu son dakika gollere ilgili Yalçın Bey’in de hakkını yememek gerekirdi. Geçen ay, hafta içinde iş saatlerinde oturup sakin kafaya gayet de güzel yapabileceği bir iş için -sırf onun “Pazartesi’ye yetişecek” kaprisi nedeniyle- Cumartesi günü ofise gelmek zorunda kalmıştı… Üstelik adam, yaptığı işe yine kıl, tüy, yün bahaneler bulmuş, bırak takdir etmeyi, Mehmet’in yanında kendisine zart zurt etmişti… Neymiş di? “Cem, tablo yapıyormuş da toplamlarını almadan ona veriyor” muş du… Allah Allah idi… Eline mouse alıp yukarıdaki toplam işaretine basıp kendisi toplayacağına, sırf yapılan işe bahane bulmak için adamın böyle saçma sapan davrandığını sanki Cem bilmiyordu...

Altı ayın sonunda artık Cem de bazı müşterilerden tek başına sorunlu olmuştu. Ama kısa zaman içinde anlamıştı ki, müşteriler de ne istediklerini tam olarak bilmiyorlar, sürekli abuk sabuk yeni bir şeyler talep ediyorlardı. Her müşteri için kendisine bir hedef verilmişti ama şimdi şimdi anlıyordu ki, bu hedef, bu müşterilerle biraz zor yapılırdı. Hatta daha açıkçası, bu hedeflere ulaşmak imkansızdı. Daha önce birlikte gidip sonra devraldığı müşteriler hakkında arkadaşlarının bir alay yalan yanlış bilgiler verdiklerini her gittiği müşteride adamların yeni bir adet çıkartmalarından dolayı daha iyi anlıyordu.

Valla aslında Yasemin ne kadar da haklı idi… Bu şirket, hiç de öyle uzaktan göründüğü gibi değildi… Koskoca şirketin en önemli işi olan satış işi, Yalçın diye hiç bir işten anlamayan bir kazmanın yönetimine teslim edilmişti. Hülya, zaten tipik Hülya idi… Bu şirketten başka bir şirkette çalışmadığı için, hayatı varsa yoksa bu şirketten ibaret idi… Mehmet, zaten burnu büyük, sürekli kendini satmaya çalışan, müşterisinin her dediğini kabul eden biri şovmenin Allah’ı idi. Profesyonellik bu değildi ki canım… Tamam, iyi satıyordu, çok satıyordu da, bu kadar çok çalışsa, müşteriye bu kadar tavizi kendisi de verse Cem’in babası da satardı. Neticede, özel hayat denilen bir şey daha vardı… Her şey de iş değildi doğrusu… Cem’in böyle Cem gibi bir işkolik gibi yaşamaya hiç niyeti yoktu. Zaten ofis de üstüne üstüne geliyordu. Öğlenleri Yasemin ile şirketin yemekhanesine gitmeme kararı almışlardı. Dışarıda yiyor, biraz olsun iş ortamının dışına çıkmak istiyorlardı. Kaldı ki, Adil Usta’nın yemekleri de, kendisi de sıkmıştı, ye diye ısrar ettikçe herife de sinir oluyordu...

Cem, aslında yeni bir iş aramaya başlamıştı; ama tam olarak içinde sinen ve gerçekten kendisine ‘layık’ bir şirkette iyi bir iş bulana kadar da şirkette kalmaya kararlı idi. Arada bir eski müşterilerinin satın aldıkları sayesinde işini idare ediyor, artık bu iş mevzusunu o kadar da fazla kafasına takmıyordu...

Hamiş: PDR Group olarak geçen yirmi beş yılda yüz binlerce çalışana iletişim eğitimi verdik. Şunu gayet net şekilde biliyorum ki, şirketler, iletişimi düzelttikleri taktirde verimliliklerini artırabileceklerine inandıkları için bu seminerleri aldılar ve hala da alıyorlar. Oysa, şirket içi ve şirket dışı, departman içi ve departmanlar arası ilişkilerin, yani iç ve dış iletişimin iyi olabilmesi, o şirketin, o departmanın sonuç üretip üretemediğine, yani aslında o çalışanların sonuç üretip üretemediği ile alakalı... Tamam, kendini iyi hisseden insanlar daha iyi sonuç üretirler ama bu durum geçicidir; bunun tersi ise kalıcıdır.

Ne diyordu Hırant Dink'in eşi? "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim... " İlk gün ne heveslerle işe başlayan çocukların bir süre sonra nasıl "Kaybedenler Kulübü Üyesi" haline geldiğini düşünmekte fayda var... Yani, bence... :-) AliE

      Blog ana sayfasına geri dönmek için tıklayınız.